Psikolojik Sağlamlığı Yüksek Bireylerin Özellikleri*

Travmalara temel olarak aslında üç tür tepki veriyoruz. Birincisi travmaya yenik düşüyoruz. Buna psikolojide ‘travma sonrası stres bozukluğu’ adını veriyoruz. Yani ciddi bir hastalıktır. Anksiyete bozukluklarından birisidir ve kişiler (travma sonrası stres bozukluğu yaşayanlar) çok ciddi sıkıntı yaşarlar. Bu deprem kaynaklı olabilir. Doğal felaket kaynaklı olabilir. Yangın, trafik kazası, taciz, şiddet, bir yakınını kaybetme, iflas etme gibi birçok nedenden dolayı olabilir. Bunların hepsi yaşamda var. Ve bu tür olaylara karşı kişi yenik düşerse travma sonrası stres bozukluğu oluşur. Ne oluyor travma sonrası stres bozukluğu oluştuğunda? Kişi rüyalar görmeye başlıyor. Bununla ilgili sürekli olarak olayı hatırlatan şeyler görüp üzülüyor, ağlıyor, depresif belirtiler gösteriyor, evden çıkmak istemiyor. Ciddi bir sıkıntıdır. Ama iyi tarafı şudur ki psikolojide travma sonrası stres bozukluğu ile ilgili ciddi tedaviler geliştirilmiştir ve yardımcı olmaktadır. Psikoloji profesyonelleri, psikologlar, gerek danışmanlar bu konuda yardımcı olmaktadır.

Travmaya karşı ikinci tepkimiz, psikolojik sağlamlık dediğimiz tepki. Yani kişi sıkıntı yaşıyor. Bunu bir örnek üzerinden anlatalım. Yani yolda gidiyorsunuz, düştünüz. Birinci kişi (travma sonrası stres bozukluğu yaşayan kişi) düşüyor, yerde ağlıyor ve orada kalıyor. Kalkamıyor güçsüz. Kesinlikle tekrar kalkıp yürüyecek hâlde değil. İkincisi psikolojik sağlamlık ya da yılmazlık dediğimiz kavram. Kişi düşüyor, üzülüyor, canı yanıyor ama kalkıyor. Üstünü başını silkeliyor ve yoluna devam ediyor. Üçüncü bir yol da kişi biraz uyuklayarak yürüyordu düştü, kendine geldi, kalktı ve daha canlı bir şekilde yürümeye başladı. Buna da travma sonrası gelişim diyoruz. Bazen travmatik deneyimler insanları olumlu yönde de etkileyebiliyor ve bunların hepsine değinmeye çalışacağım.

Yel vurmayan fidan ağaç olmaz.

Şimdi psikolojik sağlamlık kavramını Nietzsche’nin bir sözü ile sembolleştirebiliriz. Felsefeci der ki, “Beni öldürmeyen şeyler daha da güçlendiriyor.” Gerçekten bizi öldürmeyen şeyler her zaman güçlendiriyor mu? Maalesef güçlendirmiyor. Bazen süründürüyor ama güçlendirdiği yönler de yok değil. Anadolu’da bir söz var. Psikolojik sağlamlıkla ilgili. Yakın dönemde duydum ben de. Daha önce hiç duymamıştım. “Yel vurmayan fidan ağaç olmaz” ya da “Rüzgâr vurmayan fidan ağaç olmaz” diyorlar. Yaşamdaki zorluklar bizi güçlendiriyor. Bazen ciddi anlamda güçlendiriyor yoksa insan çok kırılgan olabiliyor. O yüzden de madem yaşam böyle güllük gülistanlık değil, sıkıntılar var. Bunlara karşı nasıl güçlü kalabiliriz? Buna odaklanan bir yaklaşım aslında psikolojik sağlamlık yaklaşımı. Türkçe literatürde birkaç değişik şekilde bu ifade edilebiliyor. Kendini toparlama gücü, çabuk toparlanabilmek, eski hâline gelebilmek, yılmazlık, psikolojik dayanıklılık şeklinde. Zaten kelimenin kökü “resilience”, bir maddenin esnek elastik olması, eski hâline kolayca dönebilmesi gibi anlamlara geliyor. Ne kadar çabuk eski hâlimize dönebiliyorsak, uyum sağlayabiliyorsak o kadar iyi. Şimdi psikoloji genel anlamda uzun yıllardır ruh sağlığı bozukluklarına odaklandığı için psikolojik sağlamlık düzeyi yüksek bireylerin psikolojilerini araştırmayı birazcık ihmal etmiş. Yani şöyle düşünün: depreme maruz kalmış iki kardeş var. Birisi ailesini kaybetmiş bir şeyler olmuş ama iki üç ayda toparlanıyor. Diğer kardeş ise 3 yıl travma sonrası stres bozukluğu, depresyon, anksiyete bozuklukları yaşıyor. Bir türlü atlatamıyor. İşte psikoloji bilimi büyük oranda o ikinci kardeşe odaklanmış. Yani bunu niye atlatamıyor? Bunu nasıl tedavi edebiliriz diye. Ama pozitif psikoloji yaklaşımı diğer çabuk iyileşen kişiye de odaklanıyor. Bu ne yapıyor ne düşünüyor ne yiyor içiyor da 2-3 ayda bu şekilde toparlanabiliyor? Yani baktığımız zaman psikoloji; mutsuzluğa, depresyona, anksiyete bozukluğuna çok odaklanmış ama “Mutlu olan insanlar niye mutlu, psikolojik iyi oluş düzeyi yüksek olan insanlar niye iyi durumda?” buna odaklanmamışlar. İşte buna yeni yeni odaklanmaya başlayan yaklaşıma biz pozitif psikoloji ismini veriyoruz. Yani özellikle 1998 yılından sonra bu alanda çalışmalar yapılmaya başlanıyor. Ben de uzun yıllardır, 10 yıl çok uzun mu bilmiyorum ama, yaklaşık 10 yıldır pozitif psikoloji alanıyla uğraşıyorum ve seviyorum. Çünkü mesele sadece hastalıkları veya ruhsal bozuklukları tedavi etmek değil. Normal insanların, sağlıklı insanların da bunu nasıl başardıklarını bulmaktır. Bunu bulduğumuz zaman hasta olan insanlara daha çok yardımcı olabileceğiz. Eskiden bir psikoloğun kapısında şöyle yazarmış “Sorunlarınız varsa gelin bize anlatın, sorunlarınız yoksa yine gelin ve bunu nasıl başardığınızı bize anlatın.” Aslında pozitif psikolojinin yaptığı şey tam olarak bu. Sorunlarınız azsa, sorunu olmayan insan olmaz çünkü, bunu nasıl başarıyorsunuz bunu anlatın. Biz bunları araştıralım ki diğer insanlara da bu konuda iyi durumda olan insanlar şunları yapıyor bu yüzden de onların ruh sağlığı daha iyi diyebilelim. Bu yönde araştırmalar yapılmış ve psikolojik sağlamlık da bu önemli konulardan bir tanesi.

Öz-saygı en temel anlamıyla kişinin kendisinden hoşnut olmasıdır.

Burada size psikolojik sağlamlık düzeyi yüksek bireylerin ne tür özellikleri var onlardan kısaca bahsetmek istiyorum. Bu kişiler özellikle özsaygıları yüksek kişilerdir. Yani kendilerini sevmeyle ilgili problem yaşamazlar. Öz-saygı dediğimiz kavram psikolojinin gerçekten temel kavramlarından bir tanesi. Biz bunu öz-değer, benlik saygısı, özgüven gibi değişik isimlerle de ifade edebiliyoruz. Öz-saygı en temel anlamıyla kişinin kendisinden hoşnut olması, kendisinden memnun olması, kendisini sevme durumudur. Zaten kişinin kendisi ile savaşı bitmemişse başkalarına da barış sunması pek mümkün değildir. Öncelikle kendimizle barış hâlinde olmamız, kendimizden hoşnut olmamız lazım. Her yönüyle; geçmiş yaşamımızdan, içinde bulunduğumuz ailemizden, toplumdan, fiziksel özelliklerimizden, zekâ biçimimizden, zekâ düzeyimizden… Yani Tayfun Doğan’ı oluşturan özellikler neyse, beni ben yapan özellikler neyse bunların hepsinden hoşnut olmam gerekiyor. “Ee hocam hepsinden hoşnut olmamız zor, sevmediğimiz özelliklerimiz de var.” O zaman biraz yumuşatalım olayı. Kendimize ait özelliklerin çoğundan hoşnut olmamız gerekiyor. Bazen kabullenmemiz gerekiyor bazı şeyleri bu çok önemli. Eğer bu olmazsa ne oluyor? Özsaygısı düşük insanlar özeleştiri seviyesi yüksek insanlar oluyor. Bireyler kendisine karşı çok acımasız olabiliyor. En küçük bir hatada kendilerini yerden yere vurabiliyorlar. Kendilerine yönelik içten konuşmaları olumsuz olabiliyor. Sen hep böylesin, hep başarısızsın, hep böyle yapıyorsun tarzında konuşmalar oluyor. Dolayısıyla da ruhsal sağlığını olumsuz yönde etkiliyor, psikolojik sağlamlığını düşürüyor. Yine özsaygıyla ilişkili bir başka şey öz-anlayış, öz-merhamet diye Türkçeye çevirdiğimiz bir kavram. Yani psikolojik sağlamlık düzeyi yüksek olan bireylerin özelliklerinden bir tanesi öz-merhametlerinin yüksek olmasıdır. Yani başka insanlara karşı nasıl anlayışlı ise kendimize karşı da aynı şekilde anlayışlı olmamız gerekiyor. Burada özsaygı, öz-sevgi, kendini sevme dediğimiz durumlarda şu akla gelmesin “Kendisini sevmek kötü bir şey değil mi? Gururlanmak kibirlenmek gibi bir şey değil mi?” Değil. Burada kastettiğimiz dengeli bir şekilde kendinden memnun olma, hoşnut olma durumudur. Yoksa uç boyuta gidersek bu megalomaniye, kibre, daha da kötüsü narsisizme dönüşebilir. Kastettiğimiz kesinlikle bu anlamda bir sevme değil, dengeli bir şekilde sevme. Bizim kültürümüzde kişinin izzet sahibi olması, şeref sahibi olması dediğimiz nokta. Değil mi? Şerefli diyoruz mesela, kendini değerli görme. Kişinin kendini izzet sahibi, onurlu bir birey olarak görmesi. En az diğer insanlar kadar mutlu olmaya, sevilmeye hakkım var ve sevgiye ihtiyacım var diye düşünmesi. Yani kendisini değersiz görmemesi meselesidir. Eğer bunu düzeltmezsek bundan sonraki şeyleri söylemenin çok bir anlamı olmuyor. Özsaygı çok temel. Peki özsaygıyı nasıl oluşturuyoruz? Özsaygıyı ne artırıyor ne azaltıyor? diye baktığımızda şunu fark edebiliriz.

Dört beş yaşından önce çocuklara dikkat edin kendileriyle, görünüşleriyle ile ilgili hiçbir problemleri yoktur. Olumsuz hiçbir şey düşünmezler. Ama özellikle 5 yaşından sonra çevre ile etkileşim sonucu onlara geri bildirim verile verile bu algılar yerleşir ki bizim toplumumuzda eleştiri düzeyi çok yüksektir. Çocukları çok eleştiririz, öğrenciyi çok eleştiririz. Dolayısıyla çocuk geribildirimleri alıyor ve şunu düşünmeye başlıyor “Ben o kadar güzel değilim, o kadar yakışıklı değilim, ben zeki değilim, hiçbir şeyi başaramıyorum.” Ve yavaş yavaş bunlar kemikleşir ve karakteri hâline gelir. Danışanlarım arasında öyle kişiler tanıyorum ki gerçekten görüntü olarak dünya güzeli, yakışıklı, son derece başarılı, içlerinde yurtdışında doktora yapan, birkaç dil bilen insanlar bile var ama özsaygıları çok düşük çünkü karakteri bu şekilde oluşmuş. Dolayısıyla ne deseniz ne yapsanız kendisine değer vermiyor, hiçbir şeye layık görmüyor. Mutlu olmaya bile layık görmüyor, suçluluk hissediyor. Bir öğrencim bana gerçekten ilginç bir şey söylemişti. Arkadaşları ona bir doğum günü partisi düzenlemek istemiş. O da doğum günü partisi istemiyorum demiş. Sonra bana “Hocam bunu düşündüm. Doğum günü partisini aslında içim istiyor ama buna kendimi layık görmediğimi fark ettim” dedi. “Arkadaşlarım bunu hazırlayacak ama ben buna layık bir insan değilim. Hak etmediğimi düşünüyorum. Kendimi değerli görmüyorum” dedi. Gerçekten derinliğine düşündüğümüz zaman pek çok konuda bunu yaşayabiliyoruz. Değersizlik. İzleyicilerimizin çoğunluğu kadınlardan oluşuyor diye biliyorum. Bireyde değersizlik, özsaygı eksikliği olduğu zaman kişiler kendisini eşine karşı da değersiz hissediyor. Bu sefer eşinin uyguladığı şiddeti normalleştirebiliyor. Bunu hak ettiğini düşünebiliyor ya da iyi şeyleri hak etmediğini düşünüyor. Çoğu erkek farkına varmadan psikolojide ‘gaslight’ dediğiniz bir şey yaparlar. Bunu not almanızı istiyorum. Bununla ilgili lütfen okuyun, araştırın bir de bununla ilgili film önereceğim size. Zaten kelime filmden geliyor. Karşıdaki kişiyi aşağılaya aşağılaya bir süre sonra ona bu durumu kabul ettirme durumu. Maalesef evlilik ilişkilerinde ağırlıklı olarak erkekler, kadınlar da yapabilir, eşine affınıza sığınarak söylüyorum sürekli olarak “Sen geri zekâlısın, aptalsın, bunu yaptın, nasıl şunu yaptın?” diye davrana davrana kişi bir süre sonra o moda bürünüyor, onu kabulleniyor, öyle olduğuna inanıyor. Ve bunu yapan erkeklerin çoğu da bunun farkında değil. ‘Gaslight’ isimli filmi izlemenizi tavsiye ediyorum. Gerçekten bu filmi izlediğinizde sizin için bir uyanış gerçekleşecek. Belki siz de bunu çocuklarınıza, iş arkadaşınıza ya da normal arkadaşınıza, kardeşinize yapıyorsunuz. Farkına varamayabiliyoruz ama karşı tarafa kabul ettiriyoruz.

Hatasız kul olmaz.

Filmin özünde şöyle bir şey var, sonucunu söylemeyeceğim. Adam gaz lambasının ışığını her gün çok az kısıyor. Eşi de her gün ışığın azaldığını söylüyor ve eşi de ısrarla her gün ışığın aynı olduğunu, eşinde bir durum olduğunu söylüyor. Sonra böyle oyunlar yapa yapa kadının kendinden şüphe etmesine neden oluyor. Öz-saygı da böyle çocukluktan itibaren azalıyor. Çocuk düşünüyor, mesela annesi babası kendisine aptal dediğinde ya da yetersiz olduğunu vurguladığında çocuklar içsel olarak şöyle düşünüyor “Kocaman annem, babam (zaten çocuklar annenin babanın dünyanın en iyi, en başarılı, insanı olduğunu düşünüyor) bana beceriksiz diyorsa, aptal diyorsa bir bildiği vardır.” diye içselleştiriyor ve sonunda karakteri hâline geliyor. Bir şey karakterimiz hâline geldiğinde bunu değiştirmek çok güçtür. İmkânsız değildir ama ciddi anlamda güçtür. O yüzden özsaygı konusu önemli, yani düşünmemiz gerekiyor. Niye kötü olalım? Kötü şeyleri hak edecek ne yaptık diye bakmamız gerekiyor. Hatalar yok mu? Hepimizin hataları var ve buna da şöyle yaklaşmamız gerekiyor; hata yapmak ciddi anlamda insana ait. Orhan Gencebay’ın şarkısı gibi “Hatasız Kul Olmaz.” Hepimizin hatası var hayatta. Hatası olmayan, yanlışlık yapmayan kimse yok gerçekten. Hata yapmak insan olmanın bir parçası, özelliği. Kendimizi yerden yere vurmak yerine düzeltmek, hatada ısrar etmemek bu noktada önemli. İşte psikolojik sağlamlığı yüksek insanların özsaygıları yüksek, kendilerine değer verdiği için de diğer insanlar tarafından sevilen kimselerdir. Bazı bireyler ezik davranışlarda bulunarak kendini çok zayıf, değersiz, kötü göstererek diğer insanlardan sevgi elde etmeye çalışır. Bakın bu bir yoldur. Kendini sunma taktikleri diyoruz bunlara. Kimi korkutarak kendini sunar ve karşıdan istediğini alır. Kimi öfkeyle, kimi bağırıp çağırarak, kimisi çok büyük zekice bir davranışı ortaya koyarak karşıdan istediğini alır. Kimisi de ezik ve çok zayıf gözükerek diğer insanların kendisine acımasını, kendisine merhamet göstermesini bekler ama insanlar da maalesef böyle kişileri sevmiyor. O yüzden de zayıf görünerek diğer insanların ilgisini çekmeye çalışmak çok gerçekçi değil. Buna dikkat etmek gerekiyor. Bir güzel anekdot vardı. Birisi yalvarma ustası bir arkadaşından bahsediyor. Tuzluğu isterken bile yalvarıyor diyor. “Niye böyle söylüyorsun da normal istemiyorsun” diye sorulduğunda da “Lütfen bana böyle davranma!” diye yalvarıyor diyor. Yani bu şekilde olmamak gerekiyor.

Sevgili günlük seni rahatsız ettiğim için özür dilerim.

Yine bir karikatür var özsaygı ile ilgili. Bir adam günlük yazıyor ve günlüğüne “Sevgili günlük, bugün yine seni rahatsız ettiğim için çok özür dilerim” diye başlıyor. Dünyaya kötülükleri ve mutsuz olmayı hak edecek kadar borçlu değiliz. O yüzden özsaygı konusunda dikkatli olmamız gerekiyor. Birincisi bu. Burada lütfen şuna dikkat edelim; özsaygılı olmak patavatsız olmak, kibirli olmak demek değildir. Kibir büyüklenme demektir ve kibir ve insan ilişkilerinin zehridir. Benim dediğim en fazla “Ben de diğer tüm insanlar kadar iyi şeyleri hak ediyorum” olabilir. Diğer insanlardan ne çok aşağıdayım ve ne de çok üstünüm. “Herkes kadar ben de iyiliği hak ediyorum, mutlu olmayı hak ediyorum, güzel şeyler hak ediyorum” demektir.

Çevre için mi yaşıyorsunuz, kendiniz için mi?

İçten denetimli olmak psikolojik sağlamlık düzeyi yüksek bireylerin özelliklerinden bir başkasıdır. Ne demek içten denetimli olmak? Psikolojide insanları temel olarak içten denetimli ve dıştan denetimli olarak ikiye ayırıyoruz. İçten denetimli insanlar; bir şeyi kendisi istediği için yapar. El âlem ne der kaygısını çok yaşamayan, insanlar için değil kendisi için yaşayan insanlardır. Yani bir şeyi doğru olduğuna inandığı için yapar, yoksa başkalarını memnun etmek için ya da başkaları ne der, ayıplarlar mı kaygısıyla değil. Ha evet toplumda yaşıyoruz elbette toplumun kurallarına uyuyacağız. Bu topluma bir başkaldırı değil. Çok basit bir örnek verelim; ben eğer elimde çöp varken sırf etrafta birileri var diye çöpü gidip çöp kutusuna atıyorsam, “Şimdi yere atarsam insanlar bir şey der” diye düşünüyorsam dıştan denetimli bir insanımdır. Lakin etrafta kimse olmasa bile, çöpü çöp kutusuna atıyorsam o zaman içten denetimliyimdir. Pek çok davranışımız da böyle. Giyimimizde, kuşamımızda, insanlara karşı konuşmamızda yani birileri bizi eleştirir ya da el âlem ne der kaygısından dolayı yapmamak. İstanbul’da vapurla karşıya geçiyordum yazın. (Birkaç yıl oldu) Mısır almıştım baktım sağa sola, çöp kutusu bulamadım. Ben de inince atayım diye elimde bekletiyordum. Rahatsız olmuş birisi bana yaklaştı ve “atsana denize” dedi. Bir de teşvik ediyor. Dedim “Niye atayım, inince atarım.” “Ne olacak ki denizde hepsi gidiyor” dedi. Ben de vapuru gösterdim “Bak bu kadar kişi var hepsi atsa ne olur” dedim, anlatmaya çalıştım ama adam kendi attığı yetmiyor beni de böyle bir şeye teşvik ediyor. İlginç bir olay yaşamıştım böyle. Yani içten denetimli olmak önemli. İçten denetimli insanlar pek çok şeyi kendisinin değiştirebileceğine inanır. Her şeyden şikâyet edip, “Ne yapayım işte ben böyle bir ailede doğdum, şu şehirde doğdum bu ülkede doğdum, devlet iş vermiyor, patronum böyle yapıyor, eşim şöyle” diye düşünmez. Yaşamının direksiyonunda kendisinin olduğunu, gerçekten en büyük değişim sağlayan faktörün kendisi olduğunu bilir ve kendi çabalarıyla pek çok şeyin değişeceğine inanır. Dıştan denetimli insan ise suçu hep dışarıda arar, hep başkaları suçludur. Hep devlet suçludur, ülke suçludur, okul suçludur, öğretmen suçludur. Dolayısıyla da bir şeyi değiştiremez çünkü diğer insanları değiştirme imkânımız yoktur. En fazla kendimizi ve düşüncelerimizi değiştirebiliriz. Hatta çoğu zaman olayları bile değiştiremeyiz arkadaşlar. Ancak olaylara bakış açımızı değiştirebiliriz. Geçmişi değiştiremeyiz ama ona olan bakış açımızı değiştirebiliriz. Yani ben düşünebilirim; ben böyle bir ailede niye doğdum, annem babam ilkokul mezunu, Harvard mezunu olsalardı harika olurdu ama değil.

Bu noktada seçeneklerden biri sürekli oturup, şikâyet edip, ağlamak. Diğeri ise “Benim şartlarım bu, benim kulvarım bu, herkes hayata farklı avantajlar ve dezavantajlar ile gelir, ben böyle gelmişim.” demek. Dolayısıyla bu noktadan sonra ne yapabilirim, buna bakmam gerekiyor. Zaten mutluluğu engelleyen en önemli faktörlerden biri de sosyal karşılaştırmadır, diğer insanlarla kendimizi karşılaştırmadır. Birey kendini başkalarıyla karşılaştırmasa herkese kendi mutluluğu yeter aslında. Herkes çok büyük düzeyde acıları yoksa yeterli düzeyde mutludur ama başkasıyla karşılaştırdığımızda mutsuz oluyoruz. Buna dikkat etmekte fayda var. İçten denetimli olmak önemli.

Psikolojik sağlamlık düzeyi yüksek bireylerin bir başka özelliği problem çözme, sorun çözme becerilerinin yüksek olması. Problem çözme sorun çözme yeteneklerinin yüksek olması, sorunlara yaklaşım biçimleridir. Evet yaşamda gerçekten çok büyük travmalar olur. İnsanlar çocuğunu kaybediyor, eşini kaybediyor, yangın geçiriyor, trafik kazası geçiriyor, sakat kalıyor. Ciddi sıkıntılar olabilir. Bunları kenara bırakırsak kişinin günlük yaşamın getirdiği sıkıntılara karşı problem çözme becerisi yüksekse ne yapıyor, bunları aşabiliyor. Sorunları önünde beklenilecek engeller olarak görmüyor, üzerinden aşılacak engeller olarak görüyor. Yani yaşamdaki sorunlar önünde beklememiz için değildir. Daha çok üzerinden aşmak içindir ve yaşamdaki sıkıntılar acılar bizim mutluluk potansiyelimizi artırır. Düşünün çok susuz kaldığımızda herhangi bir içecek ne kadar değerli olur değil mi? Daha çok tat alırız ondan. Yazın çok susadığınız, yandığınız zaman içtiğiniz su inanılmaz değerli gelir. Neden? Çünkü sizin o sudan tat alma potansiyelinizi arttırdı. İşte yaşadığımız acılar, sıkıntılar da bizim mutlu olma potansiyelimizi artırıyor. Normalde bizi çok az mutlu edecek şeyler daha çok mutlu etmeye başlıyor. O yüzden yaşamında ciddi sıkıntılar yaşamış, zorluklar yaşamış kişiler daha da olgunlaşıyor; daha erdemli oluyor, bir şekilde zorluklarla yoğurulmuş oluyor.

Hüzün ne kadar derin oyarsa varoluşunu, o kadar neşe sığar içine.

Halil Cibran’ın bir sözü var: “Hüzün ne kadar derin oyarsa varoluşumuzu, o kadar neşe sığar içimize”. Yani zorluklarla büyümüş hüzün yaşamış kişiler biraz daha kolay mutlu oluyor ama hiç sıkıntı çekmemiş, sıkıntı görmemiş kişileri mutlu etmek zordur. Doyumsuzlardır. O yüzden hüzünler mutluluğumuzu artırır. Hüzünlerimizi de kucaklamamız gerekiyor. Kimse “Hadi acı yaşayayım mutluluğumu artırıyormuş.” demez ama madem bunlar yaşamda var ve üstümüze yağıyor bir şekilde bunlara nasıl bakacağımızı biz değiştirebiliriz. Güzel bir paylaşım var sosyal medyada diyor ki “Kemerin sıkıyorsa biraz, karnın iyi doyuyor demektir.” Olaya böyle bakmak gerek. Bir başka örnek mesela çamaşırları katlamaktan şikâyet ediyorsan çok giyeceğin var demektir, evin çatısı akıyor diye üzülüyorsan bir evin var demektir yani evin olmazsa çatısı da akmayacaktır. Misafir geldikten sonra ev dağıldı, mutfak dağıldı diyorsan seni seven insanlar var ki gelmişler, ilgileniyorlar. Olaylara farklı bakabiliriz gerçekten. Bu kendini kandırma değil, sadece olayın farklı yönünü görebilme. Bu noktada pozitif psikolojide önemli bir konu var: şükran duyma duygusu. Şükran duyma dediğimiz şey; yaşadığımız olumlu şeyleri bilme, fark etme ve takdir etmedir. Şimdi beynimizin çalışma şekli olumsuz olayları daha çok hatırlamaya yönelik. Ben sınıfta öğrencilerime ders verirken ya da bazen seminerlerde “Geçmişe yönelik 5 anınızı yazabilir misiniz?” diye soruyorum. İnsanların büyük çoğunluğu olumsuz anılarını yazıyorlar. Diyor ki mesela; bisikletten düşmüştüm, babaannem kızmıştı, okuldan atılmıştım gibi anılar. Olumlu, mutlu anıları daha az hatırlıyorlar. Neden? Çünkü beynimizin çalışma şeklinden kaynaklı. Beyin bizi korumak için, başarımızın devamını sağlamak için olumsuz olayları sürekli aklında tutuyor. Hepimizde vardır değil mi gece başımızı yastığa koyduğumuzda 10 yıl önce 20 yıl önce olmuş olayları hatırlıyoruz. Şöyle deseydim, şunu yapsaydım, bana bunu nasıl der falan diye. Adeta zihinsel geviş getirme dediğimiz durum oluyor. Olay olmuş bitmiş, o olayı yaşadığımız kişi belki olayı hiç hatırlamıyor. Gidip hatırlatsak diyecek ki hatırlamıyorum ama beynimiz onu unutmuyor. Neden unutmuyor çünkü bizi tekrar öyle bir olaya karşı korumaya çalışıyor. Geçmiş atalarımızdan birisinin ormana gittiğini düşünün. Ormana gitti ve orada bir çilek buldu aldı yedi ve o da zehirli bir çilekmiş. Sabaha kadar kıvrandı. Az daha ölüyordu ama ölmedi hayatta kaldı. Beynimiz bu zehirli çileği bir daha unutmuyor işte. Çünkü unutursa bedeli çok ağır olacak. Öbür yandan yediği tatlı çilekleri unutabiliyor. Olumsuz olaylar beynimizde çıtçıtlı bantlar gibi yapışıyor, orada kalıyor ama olumlu olaylar teflon tavadaki şeyler gibi kayıp gidiyor. İşte bizim bu noktada beynimize hayatımızda olumlu şeyler olduğunu da göstermemiz gerekiyor. Bilinçli olarak beynimi eğitmem gerekiyor. Bunu yapabildiğimiz zaman psikolojik sağlamlığımız da mutluluğumuz da ciddi oranda artacaktır.

Şanslıyım çünkü…

Pozitif psikolojide şükran duyma etkinlikleri denilen etkinlikler yapılıyor. Çok basit iki cümleyi tamamlıyoruz. Her gün 2 cümle kuruyoruz. Günlük tutarsanız, küçük bir deftere bunu yazarsanız bir ay sonra 3 ay sonra 5 ay sonra elinizde somut bir şey oluyor. Somutlaştırmış oluyorsunuz ve defteri açtığınızda diyorsunuz ki ne kadar çok olumlu şey varmış hayatımda. Lakin beyin hep olumsuzluklara odaklanıyor. Ne zaman anlıyoruz bunları? Kaybettiğimizde anlıyoruz. Bunu salgın sürecinde yaşamadık mı? Sokakta yürümenin geçen yıl mart ayında hiçbir önemi yokken bir ay sokağa çıkamadık, sokakta yürümeyi özledik. Yani sıradan bir şey ne kadar değerli oldu. Şükran duyma da işte böyle değerini kaybettikten sonra anlama değil, sahipken onun değerinin farkına varma var. Kendimize hatırlatmalı şu iki cümleyi tamamlayacağız: “Çok şükür…”. Nasıl doldurursanız. Çok şükür sağlıklıyım, çok şükür bugün seminere katıldım, çok şükür kahve içtim. İkincisi ise “Şanslıyım çünkü…”. Şanslıyım çünkü işim var, şanslıyım çünkü ailemle beraberim, şanslıyım çünkü henüz virüs bulaşmadı, şanslıyım çünkü bugün adaçayı içtim. Sevdiğiniz şey her neyse çok basit şeyler de olabilir. Büyük şeyler bulmanıza gerek yok. Beynimize bunu hatırlatıyoruz ve beynimize böyle yapmaya devam ettiğimiz sürece beynimiz bu konuda eğitilmiş oluyor. Yaşamdaki olumlu şeyleri görmeye başlıyor.

Beyni eğitmek…

Ben amatör olarak fotoğrafçılık ile uğraşıyorum. Fotoğrafçılığın şöyle bir katkısı oldu bana; bir sürü fotoğraf çekmeye başladıktan sonra gittiğim yerlerde, insan topluluklarında ya da her neredeysem etrafı sanki kadrajdan görmeye başladım, güzel görüntüleri gözüm aramaya başladı. Beynim o yönde eğitildi yani. Böyle yürürken “Aa şimdi yanımda makinem olsaydı ne güzel bir kare olurdu.” diye içimden geçirdiğim oluyor. Şükran duymayı haftada birkaç kere yatmadan önce düşünebilirsiniz. Şükran duyma dini olarak da yapılabilir. Allah’a şükretme olarak. Hiçbir farkı yok bizim açımızdan. Sadece dediğim gibi olumlu şeyleri hatırlatmamız gerekiyor. Beynimizde çok fazla olumsuz şey var. Olumlu şeyleri hatırlamaya beynimiz alıştığı zaman olumlu şeyleri görecektir. Bu şekilde beynimizi eğitme işlemine nöroplastisite diyoruz. Nöroplastisite beynin değişebilme özelliğidir. Beynimizde her yeni deneyimde her yeni yaşantıda milyarlarca hücre arasında iplikçik gibi böyle çok ince, belki gözle görülemeyecek kadar ince, bağlantılar oluşur. Her yeni öğrenme tekrarlandıkça bu bağlantılar kalınlaşır ve adeta bir halata dönüşür. Bunu böyle hayal edin. Pek çok tekrarladığımız şeyleri unutmayız. İşte nöroplastisite sayesinde şükran duymayı, umut etmeyi, iyimser olmayı beynimizde kalıcı hâle getirebilirsek, alışkanlık hâline getirirsek o zaman mutluluk da psikolojik sağlamlık da kolay olur. İbn-i Sina diyor ki “Erdemler alışkanlığa dönüştüğünde saadet ortaya çıkar”. Yani bir kez erdemli davranışta bulunmanız, bir kez mutlu olmanız, bir kez şükran duygusu içinde olmanız mutlu olmanız için psikolojik olarak sağlam olmanız için yeterli değildir. Bunların alışkanlık hâline dönüşmesi gerekir. Lakin kişiler mutsuzluğu da depresif olmayı da alışkanlık hâline dönüştürebilir. Beynimizin böyle özelliği de var. Dolayısıyla beynimizin yönetimini elimize almamız gerekiyor. Aksi takdirde yaşamda sıkıntılara devam edeceğiz. Bu açıdan şükran duymayı özellikle tavsiye ediyorum. Buna dikkat etmekte fayda var.

Umudum var…

 Bir başka şey psikolojik sağlamlık düzeyi yüksek olan bireylerin özelliği umut ve iyimserlik düzeylerinin çok çok yüksek olması. Bu gerçekten önemli. Umut konusu benim en sevdiğim konulardan bir tanesi. Son zamanlarda da yoğun bir şekilde umut üzerine çalışıyorum. Umut dediğimiz kavram bir şeyi pasif bir şekilde beklemek değil. Bilet alıp piyangodan para çıkmasını beklemek gibi pasif bir şey değil bu. Oruç Aruoba diye bir şairimiz var geçen yıl vefat etti. Onun çok güzel bir dörtlüğü var. Orada umudun ne olduğunu çok güzel anlatıyor aslında. “Bir yöne doğru yola çıkıp yürüyüp yolun bittiğini tükendiğini bir uçuruma, duvara, bir deniz kıyısına dayandığını gören kişi ne yapar? Düşmez, kırılmaz, boğulmazsa yeni bir yol arar.” Yani vardık bir uçuruma, duvara, bir deniz kıyısına dayandı yolumuz ne yaparız? Yeni yol ararız. Umut yol arama işidir aslında. Dolayısıyla insanların sorunlarından kurtulmak ya da arzu ettiklerine ulaşabilmek için yol aramaları ve bulduktan sonra o yolun sonuna gidebilecek motivasyona sahip olmaları umut olarak ifade ediliyor. Yine dediğim gibi psikoloji daha çok umutsuzluk üzerine çalışmış ama umutlu insanların hangi özellikleri olduğu üzerine çok fazla eğilmemiş. Son yıllarda bu konuda çalışmalar oluyor ve ciddi anlamda psikolojik sağlamlığı yüksek insanların özelliği umutlu olmalarıdır. Umut gerçekten insanlığın doğasında bulunan sıkıntı, zorluk, acı, stresli durumlar gibi durumlara karşı çok değerli bir kaynaktır bizim için. Yani umudun varsa çoğu şey hallolur. Terapi sürecinde bile eğer danışana umut verebilirsek sorun yüzde elli hallolur. Yani danışan evet ben bunu aşacağım diyebiliyorsa sorun hallolmuş demektir. 

Umutlu olma bir erdem olarak karşımıza çıkıyor. Umutsuzlukta bir tuzağa düşmüşlük, çaresizlik hissi vardır. Umutsuzluk gerçekten kişiyi güçten düşürür, hevesimizi kırar, aciz hissettirir, sözel ve davranışsal pasifliğe neden olur, karar veremeyiz. Ciddi sıkıntılar olur umutsuzluk durumunda. Umut dediğimiz şey öğrenilebilir, geliştirilebilir bir özelliktir. Hatta biliyorsunuz bizim kültürümüzde umut ya da ümit (İkisi de aynı. Ümit Farsça’ dan gelen bir kelime, Umut ise Türkçe. İkisini de aynı anlamda kullanıyoruz.) hem kadınlara hem erkeklere verilen bir isimdir. Çok da güzel bir isimdir. İnsana bir böyle enerji veren, iyiliği çağrıştıran, bir şeylerin düzeleceğini gösteren bir kavramdır. Bu anlamda da önemlidir. 13.000 kişinin katıldığı bir çalışmada bireylerin umut düzeyi yükseldikçe daha çok olumlu duygular beslediklerini deneyimlediklerini ve daha az depresyon yaşadıklarını, daha çok mutlu olduklarını bulmuşlar. Gerçekten kendi kültürümüzde, dilimizde de bununla ilgili çok güzel sözler vardır: “Sabah ola hayrola” der mesela. Yani umutludur, bakalım neler olacak der. “Gün doğmadan neler doğar” der. Bak ne kadar bir şeyleri çözebileceğine yönelik umut var. “Allah’tan ümit kesilmez” der mesela. Dini anlamda da bununla ilgili okumalar yaptım, dinler nasıl bakıyor buna diye. Bizim kendi dinimizde yeis diye geçer ve zaten ümitsizlik yasaktır. Aynı şeyin Hristiyanlıkta da olduğunu okumuştum. Benzer şekilde yine önemli felsefecilerden bir tanesi umutsuzluğu “İnsanın kendisine karşı hazırlayabileceği suikastların en korkuncu” olarak adlandırılır ve Jean Paul Sartre “Umutsuzluk manevi bir intihardır” der mesela. Peki umutla ilgili hiç olumsuz bir şey yok mu? Var. Biraz daha kötümser filozoflardan biri olan Nietzsche “Umut sadece acıyı uzatır” der. O da öyle bakmış olaya. Dolayısıyla umut kötü bir şeydir der ama bunu neye karşı, hangi bağlamda söylediğini bilmiyorum. Sadece birisi bir şey söylemişti ama teyit etme imkânım olmadı açıkçası. Sevdiği bir kişinin başka biriyle evlendiğini dolayısıyla bununla ilgili söylediğini söylemişti. Yani sevdiğiniz kişi başka birisi ile evlendiyse ve siz yine de dönüp bana gelecek diye umutluysanız o zaman gerçekten böyle bir durumda acıyı uzakmış olursunuz. Aslında bunun için de bir kavram var İngilizcede “False Hope” diye. Gerçekçi olmayan umut. Yani sizin kaynaklarınız yetersiz, beklentileriniz gerçekçi değil, hedefleriniz ulaşılabilir değil, stratejileriniz zayıfsa böyle bir umut gerçekçi olmayan bir umuttur. Bu gerçekten kişiye zarar verir. Ben eğer şöyle bir umut içerisindeysem; yıllık gelirim 1 milyon dolar olsun diye sürekli bu konuda bir şeyler yapmaya çalışıyorsam ama ne çalıştığım iş buna uygunsa ne sağlığım buna uygunsa ne stratejilerim buna uygunsa buna ulaşamayacağım ve buna ulaşamadığımda da beklentilerim karşılanmadığı için umutsuz olacağım aşikardır. Bu gerçekçi olmayan bir umuttur. Çoğu kişi belki okumuştur Âmin Maalouf diye bir romancı var. O da der ki “Umutsuzlukta haklı çıkacağıma umutta yanılayım daha iyi”. Çünkü umut eden insan en fazla hayal kırıklığı yaşar. Umut edersin bir konuda olmazsa hayal kırıklığı yaşarsın. Umutsuz kişi ise depresyona giriyor, intihara yöneliyor. İntihar olaylarında umutsuzluk çok önemli bir faktör. İntihar hiçbir çıkış yolu kalmadığının göstergesidir. Dolayısıyla kapıyı en baştan kapatmış oluyor umutsuz kişi. Umutlu kişi ise denemek istiyor. Herkes “Vazgeç!” dediğinde umut fısıldıyor kulağımıza ve “Bir kez daha dene, belki olur” diyor. Dolayısıyla olmazsa da hayal kırıklığı yaşarım en fazla diyor. Diğer türlü umutsuzlukta “Zaten olmayacak!” diye kapıyı en baştan kapatmak söz konusudur.

Umut, insana özgüdür ve varoluşumuzun bir parçasıdır.

Umut kavramı insana özgü bir kavramdır, varoluşumuzun önemli bir parçasıdır. Hayvanların umut ettiğini zannetmiyorum çünkü umut bilişsel bir şeydir, zihinsel bir faaliyettir, düşünme ile oluşan bir şeydir. Umut aynı zamanda bir inançtır, bir güdülenme durumudur, bir şeylerin gerçekleşeceğine değişeceğine yönelik motivasyondur bizim için. Şunu da söyleyelim yani bir kişiyi toptancı bir bakış açısıyla umutlu ya da umutsuz diye nitelendirmemiz de doğru değil aslında. Psikolojide yapılan hatalardan birisi de budur. Kişi bazı yaşam alanlarında umutlu olabilir bazılarında ise umutsuz olabilir. Atıyorum sağlığımla ilgili umutsuzumdur da kariyerimle ilgili daha umutluyumdur. Ailemle ilgili umutsuzumdur da arkadaşlarımla ilgili daha umutluyumdur. Yani illa yaşamın tüm alanlarında umutlu olma ya da umutsuz olma diye bir şey söz konusu değil.

Özgüvenin yüksek olması nasıl etkiliyor mesela? Kişi şöyle düşünüyor, bir sıkıntı içerisinde ise, “Geçmişte bunu aşmıştım, yine aşabilirim, başardım yine başarabilirim” diye düşünüyor çünkü özgüveni yüksek. Genel olarak ben başıma bir şeyler geldiğinde aşabiliyorum diyor. Bu umudun kaynaklarından bir tanesi. Özgüven umudu artırıyor. Bir diğer şey ne olabilir? Sosyal destek umudumuzu artırıyor. Ne demek sosyal destek. Aslında bundan da bahsedeceğim. Psikolojik sağlamlığı artıran şeylerden biri de sosyal destektir. Size en basit hâliyle şöyle söyleyeyim; sosyal destek nazlanacağınız birilerinin olmasıdır. Kitabi bir tanım değil ama eğer yeterince nazlanabileceğiniz kişi varsa sosyal desteğiniz var demektir. Çünkü resmi ilişki içinde olduğumuz insanlara nazlanamayız. Bizi umursamazlar. Bizi gerçekten umursayan, seven, ilgilenen kişiler etrafımızda varsa, bunlar annemiz, babamız, ailemiz, çocuğumuz, arkadaşımız, iş arkadaşımız, herkes olabilir; yani sosyal destek her yerden gelebilir. Bu arttırır. Sosyal destek umudu da arttırıyor. Yani eğer ben bir sıkıntıya düştüğümde gerçekten birileri ilgileniyorsa benimle, sırtımı sıvazlıyorsa, beraber bunun altından kalkarız diyorlarsa, ne oluyor umudum da artıyor, güçlü hissediyorum kendimi. Niye bazı insanlar? Çünkü sosyal destekleri yüksek, problem çözme becerileri yüksek. “Çözerim” diyor adam, “Hallederim, dur bakalım”, “Sabah ola hayır ola, bir çıkış yolu buluruz” diyor. Geçmiş başarılar ve inançlar bunu etkiliyor. Kişi güçlü inançlara sahipse, yine dini inançları güçlüyse umutlu oluyor. Çünkü çok büyük bir güce inanıyor, başına gelen sıkıntının bir anlamı olabileceğini, bir hikmeti olabileceğini düşünüyor. Dolayısıyla da umutlu oluyor. Yani umutlu olmak için bir nedeni var diyebiliriz.

Umut konusu önemli, bunun üzerinde yoğun olarak düşünmek gerekiyor. Çünkü umut, pek çok açıdan bize avantaj sağlayan bir konu. Umutlu olmak önemli. Mizah anlayışının yüksek olması, sosyal beceri düzeyinin yüksek olması, yine psikolojik sağlamlığı yüksek insanlarda birer faktördür. Yani kişi eğer iyi iletişim kurabiliyorsa, insanlarla iyi ilişkiler içerisindeyse avantajlıdır.

Kişi haz alabilir, haz dolu olabilir, ama aynı zamanda mutsuz olabilir.

Arkadaşlar! Şöyle bir şey söylemek istiyorum; öfkeli, insanlarla geçinemeyen, problemli, kavgacı, kibirli ama mutlu, öyle bir insan tipi yok. Yani, eğer mutlu olmak istiyorsak insanlarla iyi geçinmenin yollarını öğrenmek zorundayız. Besleyici ilişki tarzını öğrenmek zorundayız. Zehirleyici ilişki tarzına sahipsek, yani öfkeli, kibirli, aşağılayıcı, küçümseyici… İnsanlarla böyle bir iletişimimiz varsa doğal olarak mutsuz olacağız. Kötü yollardan mutluluğa ulaşılmıyor. Yani bir insan hem cimri hem kavgacı, adaletsiz, hırsız, haksızlık yapan ama mutlu. Böyle bir dünya yok gerçekten. Haz alabilirler. Bir kişi hırsızlık yapar haz alır, birisini öfkesiyle korkutur haz alır, kibirli davranır o anda üstün göründüğü için haz alabilir ama haz eşittir mutluluk değildir. Haz mutluluğun küçük bir parçasıdır sadece. Kişi haz alabilir, haz dolu olabilir, ama aynı zamanda mutsuz olabilir. Önünüzde çeşit çeşit yemeklerle mükemmel bir sofra olur, yiyorsunuzdur keyif/haz alıyorsunuzdur ciddi manada ama o haz aldığınız anda bile mutsuz olabilirsiniz içsel olarak. Bazı düşünürler bunu, hazzı veya acıyı, okyanusun üzerindeki köpüklere, dalgalara benzetiyorlar. Okyanusun yüzeyinde köpükler, dalgalar olabilir, böyle her şey birbirine karışmıştır da okyanusun derinliklerinde müthiş bir dinginlik vardır. Böyle olduğu zaman o yukarıdaki şeyler geçicidir. Haz geçici ve anlıktır zaten. Zaten bizim mutluluk konusu ile ilgili en büyük sıkıntımız hazzı mutlulukla eş değer görmemizdir. Dolayısıyla diyor ki kişi kibirli davranıyor mutlu oluyor işte o anda. Kendini yüce gösteriyor ya da haksızlık yaptı bir avantaj elde etti mutlu. Olmuyor. Ben bizzat kendim araştırdım bunu. Kim besleyici ilişkilere sahipse, karşı tarafı onure ediyorsa, insanca davranıyorsa, kibarsa, nazikse, onlar daha mutlu oluyor. Kim de zehirleyici ilişki tarzına sahipse onlar da mutsuz oluyor. Dolayısıyla ilişkilerimizi düzeltmek zorundayız. Yine, Psikiyatr Kemal Sayar hocamızın güzel bir sözü var, “Mutluluk ilişkiseldir.” diyor. Yani iyi ilişkiler kurmadan mutlu olamayız. Ve istediğimiz düzeyde mutlu olabilmemiz için çevremizdekilerin mutluluğunu da önemsemek zorundayız. Onlar da mutluysa biz mutlu oluruz yine. Yani bu sadece ben mutlu olayım benden sonrası tufan anlayışıyla maalesef bir şey yapamayız.

İnsanın anlam arayışı…

Sosyal desteği söyledik. Sosyoekonomik düzey etkiliyor elbette psikolojik sağlamlığı. Yaşam amaçlarının ve hedeflerinin olması çok çok önemli. Yaşamda anlam bulma önemli. Yaşamda anlam konusu ile ilgili de kısa bir şey söyleyeyim, sonra soru cevaplara geçebiliriz. İnsanı güdüleyen şeylerin ne olduğu ile ilgili psikolojide ciddi görüşler ortaya atılmıştır. İşte Freud demiştir ki “İnsanı güdüleyen şey cinsellik ve saldırganlık güdülerini doyurmaktır.” Haksız da değil gerçekten dünyaya bakıyoruz cinsellik pek çok şeyin temelinde, saldırganlık her yerde. İnsanlar, savaşlar, kavgalar… Yani var bu, doğamızda var gerçekten. Alfred Adler var önemli psikologlardan, diyor ki “İnsanı güdüleyen şey üstün olma isteğidir.” Üstün olmak için davranışta bulunuyoruz diyor. Buna da bakıyoruz gerçekten insanlar komşusundan üstün olmaya çalışıyor, kardeşinden üstün olmaya çalışıyor, okuldaki arkadaşından, iş yerindeki arkadaşından üstün olmaya çalışıyor. Sürekli bir karşılaştırma içerisindeyiz. Bu da doğru. Issız bir adada olsanız şu an yaptığınız şeylerin yüzde doksanını yapmazdınız mesela gerçekten. Çoğu kişi saçını bile taramazdı, yani maymunlara güzel gözükecek değil. Pek çok şeyi de diğer insanlarla karşılaştırdığımız için yapıyoruz yani. Bir başkası Abraham Maslow, o da demiş ki “İnsan kendini gerçekleştirmek için doğduğu andan itibaren davranışta bulunur. Güdülendiği şey kendini gerçekleştirme ihtiyacıdır.” der. Bunların hepsi doğru ama Victor Frankl diye bir psikiyatr var, yazar-psikoterapist. Vefat etti doksanlarda ama onun “İnsanın Anlam Arayışı” diye bir kitabı var, tavsiye ederim. Hatta YouTube’da sesli kitap hâli de var eğer dinlemek daha çok hoşunuza giderse oradan da bulabilirsiniz. Dünya’da en çok satılan psikolojik kitaplardan birisidir, milyonlarca satmıştır. İnsanın Anlam Arayışı; Nazi kamplarından birisinde bulunuyor ve bir psikiyatr ruh sağlığı uzmanı olarak orada yaşadığı deneyimleri anlatarak insan doğasını açıklamaya çalışıyor. Diyor ki O, “İnsanı güdüleyen şey yaşamını anlamlı kılma çabasıdır.” Evet, diğerleri doğru ama insanı güdüleyen şey yaşamını anlamlı kılma çabasıdır diyor ve bu çok değerli bir şey. Neden değerli bunu size şu şekilde anlatacağım; Yolda gidiyorsunuz bir A4 kâğıt veriyorlar size, A4 kâğıdı biliyorsunuz, genelde şeymiş A4 deyince Audi arabası geliyorsa aklınıza zenginsinizdir, yok kâğıt geliyorsa orta gelire veya düşük gelire sahipsinizdir diyorlar. A4 deyince zenginler Audi’yi anlıyormuş. A4 bir kâğıt bizimki, boş bir kâğıt veriyorlar böyle. Önünü arkasını çeviririz deriz ki bu nedir yani bir anlamı yok, boş bakıyoruz deriz. Bir tuval düşünün yine aynı şekilde, bir ressamın tuvalini düşünün. Aslında ressamın yaptığı şey boş tuvali anlamlı hâle, tablo hâline, getirmeye çalışıyor. Bizim de yaşamda yaptığımız her şey bu amaçla yapılıyor aslında. Kariyer yapıyoruz tuvalde bir köşeye, çocuk, aile, para, pek çok şey, dini inanç, vatan için ölme, ne bileyim futbol için bir şey, hepsi; yani eylemlerimizin tamamı o tuvali anlamlı hâle getirmek içindir. Çünkü insan gerçekten mutluluk ve anlam arayan bir canlıdır.

Nevroz anlamını bulamamış ruhun acı çekmesidir.

Peki, anlamsızlık neye mahal oluyor diye baktığımızda ise yine önemli psikologlardan, ilk dönem kurucularından birisi, Carl Jung diyor ki “Nevroz anlamını bulamamış ruhun acı çekmesidir.” Nevroz nedir biliyor musunuz? Eski dönemlerde psikolojik rahatsızlıklar iki grupta değerlendiriliyorlardı; nevrozlar ve psikozlar diye. Nevrozlar daha çok depresyon, anksiyete bozukluğu gibi şimdiki hastalıkları kapsayan, psikozlar ise daha ağır; şizofreni, paranoid bozukluk gibi çok ileri düzeyde bozukluklardı. Nevroz kaygılı olma, anksiyeteli olma, mutsuz olma durumudur genel olarak. Nevroz anlamını bulamamış ruhun acı çekmesidir, diyor. Anlamlı yaşıyorsanız pek çok şey kolay olacaktır, pek çok acıya göğüs gereceksinizdir. O yüzden psikolojik sağlamlığı yüksek insanların anlam duyguları yüksektir. “Hayatın anlamı nedir?” sorusu bizim için bu noktada önemli. Zor bir soru, ben öğrencilerime sorduğumda da pek el kalkmaz böyle hayatın anlamı nedir diye sorunca. Ne bileyim, hatta sorunun yanlış olduğunu da söyleriz. Çünkü geçen yıl bir karadelik bulundu, elli milyon ışık yılı uzaktaydı karadelik. Bu şu anlama geliyor, ilk kez fotoğraflandı, bize gelen görüntü ışık elli milyon yıl önce çıkmış görüntü oradan ve bize, dünyamıza anca ulaştı, belki karadelik yok oldu, hani yok oluyor mu bilmiyorum ama. Bu kadar büyük bir evrenle ilgili hayatın anlamı nedir dediğimizde kişi şunu diyebilir; “Ben Tanrı mıyım ki bunu bileyim? Ne bileyim yani.”. O kadar büyük ki evren bunu bilmemiz çok kolay değil. O zaman işte psikolojide soruyu daraltıyoruz: “Hayatımın anlamı ne?”, benim hayatımın anlamı nedir. Evreni bıraktık yani, biraz daraltalım; hayatımın anlamı ne? Bu soru yine cevaplaması zor. Varoluşçu psikologlar bir soru sorarlar, biraz sert bir sorudur ama derler ki “Şu an neden yaşamına son vermiyorsun?” derler danışanlarına. Kişiler bir sürü gerekçe sunar, der ki; ailem var, çocuklarım var, ideallerim var, benden bir şey bekleyen insanlar var, dini inançlarım var, yine şey diyebiliyorlar korkuyorum ölümden ya da dünya güzel niye öleyim ki diyen var. Dolayısıyla bir sürü şey söylerler. İşte bu noktada yaşamın anlam kaynakları bunlardır. Yani niçin hayatına son vermiyorsun sorusuna ne kadar çok gerçekçi cevabınız varsa, yaşamda anlam bulma ihtimaliniz o kadar yüksektir. Bunlar yaşamın anlam kaynaklarıdır. Ve anlamsızlık kalıcı hâle gelmişse varoluşsal vakum denilen bir durum yaşıyoruz. Varoluşsal boşluk denilen bir durum yaşıyoruz. Ve kişi yaşadığı bu boşluğu doldurmak için de pek çok kötü yola sapabiliyor; kontrolsüz cinsellik, çok yeme içme, uyuşturucu kullanma, alkol kullanma. Bir sürü değişik yola girebiliyor. Bağımlılık, mutluluk ve anlam arayışında uğradığımız bir kazadır bu yollar. Yani kişi mutlu olmak istiyor, anlam bulmak istiyor ama bunu yanlış bir yolla gerçekleştiriyor. Yine, yaşlarınızı çok bilmiyorum katılımcıların ama orta yaştan sonra, benim gibi kırklardan sonra, artık geçmişe bir bakıyorsunuz ve düşünmeye başlıyorsunuz çok hızlı geçmiş ne zaman çocukmuşsunuz ne zaman liseye gittim ne zaman çalışmaya başladım anlamıyorsunuz. Yaşam bu muymuş duygusu da oluyor. Ortayı da geçiyorsunuz Cahit Sıtkı Tarancı gibi, hani “yaş 35 yolun yarısı” demiş adam 40 yaşında ölmüş ama. İyi yaşayamamış olma suçluluğu duymaya başlıyoruz bu sefer. Orta yaş krizi diyoruz işte buna, bunalım yaşıyoruz. İyi yaşayamamış olma suçluluğu, dönüp bakıyoruz ve hiç iyi değerlendiremedim, şimdiye kadar bir şey olmadı diye düşünmeye başlıyoruz ve bu insanları ciddi bunalıma sokuyor gerçekten. Bir film vardı ondan bahsetmek istiyorum size sonra bitireceğim. ‘Er Ryan’ı Kurtarmak’ isimli bir film. 2000 yılında vizyona girmişti. İkinci dünya savaşını anlatan güzel filmlerden bir tanesidir. Amerikalı bir annenin dört oğlu var ve dört oğlunu da askere alıyorlar, 3 oğlunun öldüğü haberi geliyor. Almanlara karşı savaşıyorlar. En küçük oğlu kalıyor, anne de Amerikan başkanına mektup yazıyor diyor ki 3 oğlum öldü, son oğlumu da bana verin, muaf tutun askerden. O da genelkurmaya yazıyor ve diyor ki bu kadının, bu vatandaşımızın oğlunu teslim edin, askerlikten muaf tutun. Arıyorlar, tarıyorlar. Ryan ismi bu arada askerin. Bulamıyorlar, düşman hatlarının arkasında kalmış birliği ve diyorlar ki bir askeri birlik oluşturun, O’nu düşman hatlarının arkasından kurtarıp getireceksiniz, ne pahasına olursa olsun. Şimdi bu söylendiği zaman o birlikteki askerler hoşnut olmuyor bu durumdan; niye bir kişinin hayatı için bu kadar tehlikeye atılıyoruz diye. Ama askerlikte itiraz olmaz, yola düşüyorlar. Yolda kimisini nişancı öldürüyor, kimisi mayına basıyor ölmeye başlıyorlar ve en son Ryan’a ulaşıyorlar. Başlarındaki yüzbaşı ağır yaralı, Ryan’ı kendisine doğru çekiyor, O’nun hiçbir şeyden haberi yok, O’na diyor ki, çok güzel bir son, “Senin için bak bu kadar kişi öldü, şu oldu bu oldu çok fedakârlık yaptık, buna değecek bir yaşam sür.” diyor ve kendisi de ölüyor. Yani burada kendimizi Ryan’nın yerine koyalım, bize bir şekilde bu yaşam bahşedilmiş, verilmiş yani. Buna değebilecek bir yaşam sürebiliyorsak anlamlı yaşıyoruz demektir. Yaşamın hakkını verebilmişsek, dolu dolu yaşayabilmişsek bu yaşamın hakkını verebilmişiz, anlamlı yaşayabilmişiz demektir. Aksi takdirde anlamsız, boş bir yaşam olduğu zaman pek çok sıkıntıya açık hâle geleceğiz. Ve insanlık tarihinde bugünkü kadar anlam konusunun önemli olduğu başka bir alan olmadı. Çünkü biz nasıl yaşarım sorusuna cevap bulduk.

Şimdi virüsten dolayı sıkıntı yaşıyoruz ama açlık büyük oranda bitti, bulaşıcı hastalıklar bitti, toplu ölümler azaldı. Bu virüsü bile bu salgın sürecini çok çok kötü atlatmıyoruz yani dünya olarak diyelim. Başka bir sigaradan ölen insan sayısı bile belki daha fazladır mesela. Bu tür sorunlara çözüm bulduk. Evet, açlığın olduğu ülkeler var ama bu bizim açgözlülüğümüzden kaynaklanıyor, yoksa kaynaklar yeterli yani dünyada. Bunlara çözüm bulduk ama anlam konusuna, yani niçin neden yaşıyorum sorusuna cevap aramaya başladı insanlık. İntihar oranlarının yüksek olduğu ülkelerde en büyük sorun bu zaten yani ne için yaşıyorum sorusuna cevap bulamıyorlar.

Soru: Genel olarak şu soru soruluyor Hocam: Özgüvenimizi arttıracak uygulamalar var mı? Ne yapabiliriz?

Özgüven aynanın karşısına geçip de “Benim özgüvenim yüksek, özsaygım yüksek” demekle artacak bir şey değil. İyi bir şeyler yapmanız gerekiyor, bir eser ortaya koymanız gerekiyor, bir ürün ortaya koymanız gerekiyor. Bu çocuk yetiştirmek olur, öğrenci yetiştirmek olur, şiir yazmak olur, kitap yazmak, işinde başarılı olmak, iş kurmak, yani bir ürün, bir eser ortaya koymak. Bunu ben yaptım diyebileceğimiz, -kibirlenmek için söylemiyorum bu dediklerimi sakın yanlış anlamayın- ama hani ben de bir şeyler yapabiliyorum diye kendimi değerli hissedeceğim bir şey ortaya koyarsam, birincisi bu yani bir ürün bir eser ortaya koyarak bunu sağlayabiliriz.

İkincisi spor özgüveni ciddi anlamda arttırır. Çünkü egzersiz yapmanın, spor yapmanın pek çok biyolojik faydası da var. Beynimiz, vücudumuz olumlu kimyasallar salgılıyor. Bu özgüvenimizi arttırır. Dikkat edin! Sporla uğraşan, düzenli spor yapan insanların neredeyse tamamının özgüvenleri yüksektir, yaşam enerjileri yüksektir ve bu çok basit bir şeydir aslında. Haftada 3/4 kez bir saatlik bir yürüme. Eğer kilonuz varsa başka şeyler varsa bunlardan kurtulma. Bunlar özgüveni, özsaygıyı arttırır. Ben spor yapmaya çok uygun bir kişi değilim kendim defalarca spor salonlarına yazılıp bırakanlardanım o yüzden biliyorum, gerçekten üniversiteden beri kaç kez yazıldığımı hatırlamıyorum. Sonra kötü de hissediyorsun, para veriyorsun ama gitmiyorsun falan. Ama çözümü şöyle buldum, ben yürümeyi sevdiğimi fark ettim. Hangi etkinliği seviyorsanız, kimi bisiklet sürmeyi sever, kimi yüzmeyi, kimi masa tenisi oynamayı, koşma falan bana çok uygun değil. İstanbul’da Caddebostan’dan başlayıp Pendik’e kadar yürüdüm geri döndüm, defalarca hem de. Kendi kendime rekor kırmaya çalışıyorum, 39 km yürüdüm en fazla. Zaten o mesafe 30 km falan. Yani siz o kadar abartmayın da yürüyün yani bunu alışkanlık hâline getirin. Bu bile özgüveninizi arttırır. Onun dışında ıssız bir adada olsak pek çok şeye dikkat etmeyiz ama işte dikkat etmeliyiz. Giyimimize kuşamımıza, saçımıza başımıza, ne bileyim bunlara dikkat etmek insanın özsaygısını özgüvenini arttırır. Bakımlı olmak insanın özgüvenini arttırır. Buna dikkat etmek de fayda var. Özellikle şu virüs sürecinde sağlık sürecinde kendini tamamen salma bırakma kötü hissettirir. Hepiniz hissetmişsinizdir, aslında bunun hep kadınlara ait olduğu söylenir ama erkeklerde de öyledir, berbere gittiğimizde biz de kendimizi iyi hissederiz. Berberden çıkınca “Ha baya da bir şeye benziyormuşum” duygusu yaşar herkes, erkekler de yaşar. Özsaygı özgüven artar. Bakımlı olmak önemli, bunun dışında da kendimizle ilgili olumsuz düşünceler tespit edip bunlardan kurtulmamız gerekiyor.

Olumsuz düşüncelerimiz var kendimizle ilgili, bir sürü. “İnsanlar beni sevmiyor, ben değersizim, ben sevilmeye layık değilim” gibi pek çok şey var. Özgüvenle ilgili kitapları okuyabilirsiniz. Özsaygıyla ilgili benlik saygısı ile ilgili, bunları okumak özgüvenimizi arttırır. Biyografi okumak iyidir. Ben çok severim biyografi okumayı. Biyografi okuduğumuzda diğer insanların bizim karşılaştığımız sorunlarla nasıl baş ettiğini görme ihtimaliz oluyor, çünkü herkes bir şeyler yaşamış. Bu tür şeyler söyleyebilirim şu anda. Çok ciddi bir özgüven problemi varsa mutlaka psikolojik destek almakta fayda var. Bazen kendimiz de aşamayabiliriz bazı şeyleri. O zaman da psikologlardan ya da ruh sağlığı uzmanlarından bir yardım almakta fayda var.

Soru: Umutlu olmanın öğrenilebileceğini söylediniz bunu nasıl öğrenebiliriz, kendimizi nasıl değiştirebiliriz, nereden ve nasıl başlayabiliriz?

Evet, umutlu olmak için o umudun kaynaklarına bakmamız lazım işte. Dediğim gibi geçmiş başarılarınıza bakın, bu yaşa kadar gelmişsiniz bir şeyleri mutlaka başarmışsınızdır ama beyniniz o kısmı kapatır, görmez. Bunlara odaklanmanız gerekiyor. Pek çok sıkıntıyı atlatmışsınızdır eminim. Ne bileyim ilişkilerinizde, evliyseniz evliliğinizde, çocuklarınızda, yani o kadar çok şeyi başarıp gelmişsinizdir ki bu noktaya, beynimiz bunları görmüyor. Bunlara bakıp yine başarma konusunda bir şeyler yapılabilir. Umutla ilgili kitaplar yine okunabilir. Psikolojide bibliyoterapi denen bir yöntem var, yani kitap okuyarak da bazı özelliklerimizi geliştirebiliriz. Özellikle pozitif psikoloji kavramlarıyla ilgili, mesela ben bu alanda çalıştığım için bu benim işim ama işim olması haricinde umutla ilgili iyimserlikle ilgili, özsaygıyla ilgili sadece konuyu bilmem bile iyi hissettiriyor. Affedicilikle ilgili, yani o kadar geniş ki bu kavramlar hepsinden azar azar bahsetmeye çalıştım. Böyle 15-20 konu var çok detaylı ele alınması gerekir. Onları bazı uzun süreli eğitimlerde vermeye çalışıyoruz katılımcılarımıza. Bu seminer yani o yüzden ne söylenebilirse onu söylemeye çalışıyorum ama umudu arttırabilmek için geçmiş kaynaklarımıza bakmamız gerekiyor öncelik olarak.

Soru: Dış denetimli bir kişi farkındalığı sağladıktan sonra iç denetimli olabilir mi, bunu nasıl sağlayabilir?

Bu da net bir şey değil. Öğrenilen bir şey, içten denetimli olmak, dıştan denetimli olmak. En başta özsaygıyı anlattım ki size, özgüveni anlattım ki her şeyle ilişkili. İçten denetimli insanın özgüveni de yüksektir. Yani başkalarına göre yaşamını düzenlemez başkalarını mutlak anlamda memnun etmemiz mümkün değil. Nasrettin hocanın hikâyesini hepiniz bilirsiniz hani, çocuğuyla bir yere gidiyor, ikisi de eşeğin üzerine binmişler, bir adam görüyor işte diyor ki: “Ya utanmaz adam, hiç eşeğe de acımıyor ikisi birlikte binmiş.” Hoca çocuğu indiriyor kendisi eşeğin üzerine biniyor. Bir başkası ile karşılaşıyor, adam diyor ki: “Çocuğu yürütüyor kendi eşeğin üzerine binmiş.” Çocuğu bindiriyor kendi iniyor “Koca adam yerde yürüyor çocuğu eşeğe bindirmiş” diyorlar. İkisi de iniyor eşekten birisi ile karşılaşıyorlar, o da diyor ki: “Aptallara bak! Eşek boş gidiyor ikisi de yürüyerek gidiyor.” O da çocuğuna dönüp diyor ki: “Oğlum, elin ağzı torba değil ki büzesin.” Yani ne yaparsan yap insanlar bir şeyler söyleyecektir. O yüzden benim için doğru ne ona bakmamız gerekiyor. Bu önemli, yoksa insanların ne dediğine çok odaklanırsak kendi yolumuzu kaybederiz. İçten denetimli olma öğrenilebilir yani.

Soru: Kendini acındırma meselesini dışarıya değil de içerden buna meyilli olduğunu fark ediyorum. Aynı şey mi? Yani davranışta bunu yapmayıp içten içe buna eğilimli olma durumu var. Bunu nasıl tolere edebilirim?

Bu şekilde amaca ulaşmak çok zor. Yani acındırarak, depresif, kötü durumda görünerek amacınıza ulaşmanız çok zordur. Bazen ulaşılabilir elbette, etrafınızda çok merhametli kişiler olur, onlar yardımcı olurlar ama onlar bile zorla yardım eder. İnsanlar etraflarında canlı, güçlü insanları istiyorlar. Bu kötü durumdaki insanlara yardım etmeyelim anlamına gelmiyor, bu değil ama yol olarak strateji olarak kendinizi acındırmayı, zayıf görmeyi kullandırmayın. İşe yaramıyor çok fazla, istemez insanlar.

Soru: Mutlu olabilmek için illa toplumun algılarının mı gerçekleşmesi gerekiyor; üniversiteye bitirmek, bir işte çalışmak, evlenmek, anne olmak gibi. Kişiye sürekli bu başlıklarda geribildirim geldiğini, kendini yetersiz hissediyor. Bu konularda ne yapabiliriz? Toplumun bir dayatması olarak sosyal karşılaştırmaya maruz kalıyoruz. Burada kendimizi nasıl koruyabiliriz?

Evet, inanın çok samimi bir biçimde söylüyorum bu söylediklerinizin hiçbir önemi yok. Yani dünyadaki başarılı insanlara bakın, büyük şairlere, roman yazarlarına, çok başarılı kişilere. Hepsi üniversite bitirmiş, toplumun istediği şeyleri yapmış kişiler değil. Hayat hepimize farklı seçenekler sunuyor. Olabilir, üniversite bitirmemiş olabiliriz, bulunduğumuz yerde imkânlar çok fazla olmayabilir. Bir sürü sıkıntı olabilir ama işte içten denetimli olursak istediğimiz bir şeyleri yaparak bir alanda çok başarılı olarak bu saydığımız şeylerin hepsini devre dışı bırakabiliriz. Üniversite mezunu olmak çoğu kişi için hiçbir şeyi ifade etmez yani belki de. 20 yıldır içindeyim, hocayım, öğrenci yetiştiriyorum, okudum ama bazen öyle insanlarla karşılaşıyorum ki 10 tane üniversite bitirmiş gibi. Yani bilgi olarak da sanatsal bir faaliyet olarak da. Önemli olan dediğim gibi sizin hayatınıza anlam katacak tutkuyla bağlanabileceğiniz bir şeyin üzerine gidip onun uzmanı olmak, o konuda deneyim sahibi olmak. Ne bileyim çok iyi aşçı olabilirsiniz, gezgin olabilirsiniz. Her şey olabilir, ne hoşunuza gidiyorsa. Toplumun istediklerini yaptığınızda sonuçta yine mutlu olamayacaksınız yani. Az önce anlattım ya, mutlak anlamda herkesi memnun etmeniz mümkün değil, herkesi sevmeniz mümkün değil, herkese kendinizi sevdirmeniz de mümkün değil. O yüzden çok kafaya takılacak bir şey değil, yeter ki siz bir şey üretmeyi isteyin ve içsel olarak şunu hissedin “bir fark yarattım”. Bir şey ortaya koyabildim diyebileceğiniz bir şey yapın önemli olan budur zaten karşılığını da alırsınız.

Moderatör: Sorular genelde şu temel etrafında toplanmış Hocam: Hedeflediklerimiz var ama biz çabalarken başkaları yapamayacağımızı söylüyor. İkinci bir konu olarak, psikolojik rahatsızlığı dini nedenlere bağlayanlar var. Mesela psikolojik bir rahatsızlığım var, “Dindar biri nasıl böyle bir şey yaşayabilir?” diyorlar. Bu konularda ne söylemek istersiniz hocam?

Bu maalesef Cemil Meriç’in bir sözünden kaynaklanan büyük bir yanılgı. Psikoloji camiasında da epeyce tartışıldı birkaç yıl önce. Hani “Namaz kılan insan depresyona girmez.” diye bir şey vardı. Hiç öyle bir şey değil arkadaşlar. Psikolojik rahatsızlıkların biyolojik kökenleri de vardır ve her toplum katmanı, dindarı, ateisti, zengini, fakiri, eğitimlisi, eğitimsizi, herkes yaşar bunları. Hayatınızdaki her şey yolunda olabilir, çok iyi bir aileniz olabilir, işiniz olabilir, ibadetlerinizi yaparsınız, her şey iyi gidiyordur ama yine de depresyona girebilirsiniz. Çünkü çok nedenli bir durum psikolojik rahatsızlıklar, sadece bir nedenle ilgili değil. Dini inançların olması iyi bir şey/destek midir kişiye? Bir şeyleri aşma konusunda kesinlikle iyi bir destektir; sıkıntıları aşma konusunda da. Ama kendinize öyle bir yük yükleyip suçlu hissetmeyin. Yani “Ben dindarım, ibadetlerimi de yapıyorum depresyondayım. Neyi yanlış yapıyorum?” Bu böyle bir şey değil. Yani ülser olduğunuzda “Ben ibadetlerimi de düzgün yapıyorum, namazımı da kılıyorum ama niye ülser oldum, niye kanser oldum?” diyor musunuz? Böyle bir şey demiyorsak, depresyon da medikal bir hastalıktır ya da obsesif kompulsif bozukluk medikal bir hastalıktır, tıbbi bir hastalıktır. Sadece sizin bir şeyleri yanlış yapmanızla ilgili değildir. Hastalıktır. Yanlış yaptığımız şeyler de vardır; ülserde de sürekli zararlı şeyler yiyip içiyorsan, evet ülserinizi azdırır ama sadece sizinle ilgili değildir bu. O yüzden suçluluk duymayın bu konuda. Dini bu konuda destek olarak kullanmaya çalışın. Çünkü bu durumdan çıkmanıza yardımcı olabilir ama kesinlikle etrafımızdaki insanlara “Sen dindar değilsin, o yüzden bunları yaşıyorsun” ya da “Sen dindarsın, nasıl böyle yaşıyorsun?” dememiz çok büyük acımasızlık olur. Her toplum katmanında böyle şeyler var çünkü. Her sosyoekonomik grupta, her eğitim düzeyinde. Kesinlikle yanlış bir değerlendirme bu.

Moderatör: “Kadim tıpta İbn-i Sina’nın mizaç modeline göre bazı insanlar mizaç olarak daha iyimser, bazılarıysa daha az iyimser. Yakın zamanda da psikolojik sağlamlık ve mizaç arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalar var mı?” diye sormuş bir katılımcımız.

Şöyle söyleyeyim ben; kişilik özelliklerimiz, mizaç ya da karakter dediğimiz şeyler birazcık kalıcı ve değişimi zor. Ve bununla ilgili ciddi araştırmalar var. Psikoloji alanının en önemli konuları bunlar. Yani, dışadönük bir kişiliğe sahipse insan, daha sosyal bir kişiliği varsa mesela, daha avantajlı oluyor psikolojik sağlamlık açısından. Ama duygusal dengesizlik dediğimiz bir kişilik tipi var. Yani sağı solu belli olmayan, çok fazla inişleri çıkışları olan, bir sevinen bir üzülen, kestirilemeyen bir kişilik varsa O insanlarda maalesef psikolojik sağlamlık daha düşük oluyor. Ruh sağlığı bozukluklarına daha eğilimli olabiliyor. Ama bunlar tamamen denetimimiz dışında değildir. Yani doğuştan daha içe dönük olabiliriz, daha nevrotik olabiliriz, daha kapalı olabiliriz mesela deneyime açıklık diye bir kişilik özelliği var; deneyime açık kişiler yeni yaşantılara karşı daha açıktır, daha meraklıdır. Ama bazıları biraz daha geri planda kalmayı sever. İçe dönük olmak kötü bir şey değildir mesela bir kişilik özelliği olarak.

İyimserlikle de ilgili arkadaşımız sormuş, bir kitap önereyim size, onu okusun. İyimserlik yüzde yüz genetik değildir yani tamamen genetiğe bağlı değildir. Martin Seligman’nın yani pozitif psikolojinin kurucusu, en çok bu konu üzerinde çalışmıştır, Öğrenilmiş İyimserlik isimli bir kitabı var. Onu okuyabilirler. Orada, adı üstünde kitabın, iyimserliğin öğrenilebileceğini gösteriyor. İyimser olunabilir, buna bakabilirler.

Moderatör: Hocam, vakit ayırdınız bize, ben vakfım adına, şahsım adına ve tüm katılımcılarımız adına çok ama çok teşekkür ediyorum. Söylediklerinizin çok katkısı oldu, çok kıymetli, çok değerli bilgiler paylaştınız. Katılımcılarımız da çok çok teşekkür ediyorlar size.

Ben de hepinize teşekkür ediyorum, sabırla dinledikleri için. Ve herkese iyi akşamlar diliyorum. Tekrar görüşmek dileğiyle.

*TÜRGEV Psikolojik Danışma Merkezi’ne verdiğimiz seminerin dökümüdür.

Benzer yazılar

Leave a Comment