Hayvanlar Tarafından Büyütülen “Vahşi” Çocuklar

İnsanın sosyal bir varlık olduğu ifadesi neredeyse hepimizin dilindedir. Hatta insan ilişkileri ve iletişimle ilgili bilimsel makalelerin çoğu da bu cümleyle başlar. Yanlış bir ifade de değildir. Bugün gerek antropoloji gerekse psikoloji bilimi bizi “insan” yapan ve bu uygarlığı oluşturmamızı sağlayan etkenin “sosyal yaşamımız” olduğunu belirtmektedir.

Peki, insanlardan uzak, doğada tek başımıza ya da başka hayvanlarla aynı ortamlarda yaşasaydık nasıl bir şey olurdu? Böyle bir şeyi hayal edebilir miyiz? Tarihte bunun örnekleri var mı?

Evet bu bir fantezi değil. İnsanlık tarihinde bunun pek çok örneği var. Bunlardan bazıları çok eski bilgilere dayanıyor, yani mit ya da efsane niteliğindedir.  Örneğin, Gılgamış destanındaki Enkidu, Yunan mitolojisindeki Atalanta ya da Roma’nın kurucuları Romus ve Romulus gibi. Bu konuyu öylesine severim ve ilgiliyim ki, Roma’ya gittiğimde Romus ve Romulus’un küçük bir biblosunu almış ve Floransa’da bir parkta da gördüğüm aşağıdaki fotoğrafını çekmiştim.

Vahşi çocuklarla ilgili bazı örnekler de edebiyatta yazarların hayal gücüyle ortaya konan eserlerdir. İbn-i Tufeyli’nin “Hayy bin Yakzan” adlı eseri bunlardan birisidir. Roman tarzında yazılan bu felsefi eserde bebekliğinden itibaren bir adada yaşayan Hayy bin Yakzan’ın hakikati arama çabası anlatılmıştır. Hiçbir insanla karşılaşmamış Hayy’ın gerçeği arama macerası yazarın hayal gücü çerçevesinde şekillenmiştir. İbn-ül Nefis’in Kamil’i Rudyard Kipling’in Mowgi’si ve Edgar R. Burroughs’un Tarzan adlı eseri de bu konuyla ilgili diğer örneklerdir.

11412230_10153322594331101_3074760279689716497_n

061f5732a9e90372306750b2bb94e210

cover1

 

 

 

 

 

 

 

 

Yine İngiliz yazar Daniel Defoe’nin “Robinson Crusoe” adlı romanında da bir deniz kazası sonucu ıssız bir adaya düşen denizcinin başından geçenler anlatılır. Gerçek bir olaydan esinlenerek yazılmış bu romanda Robinson Crusoe’nun tek başına hayatta kalmak ve ıssız adadan kurtulmak üzere verdiği uğraşlar günlük tarzında yazılmıştır.

Başrolünde Jodie Foster’in oynadığı “Nell” adlı filmde ise, Nell bebekliğinden beri konuşma engelli olan annesiyle izole bir şekilde bir ormanda küçük bir kulübede yaşayan bir genç kızdır. Hayatında annesinden başka hiç bir insanla karşılaşmamış, annesi de konuşamadığından kendi dilini geliştirmiştir. Annesi öldüğünde kasaba doktoru Nell’i korumak ve onu incelemek üzere sahip çıkar ve olaylar gelişir. İzlenilesi bir filmdir.

Yakın dönemde başrolünü Tom Hanks’in oynadığı “Cast Away (Yeni Hayat)” adlı filmde ise bir uçak kazası sonucu hayatta kalan ve bir adaya sığınan bir insanın öyküsü ve kurtuluşu anlatılmaktadır. Bir anlamda modern Robinson Crusoe hikayesi.

Vahşi çocuklarla ilgili üçüncü grup ise gerçek yaşamdan örneklerdir. Vahşi ya da yabani çocuklar olarak nitelendirilen bu çocuklara değişik türde pek çok hayvan anne-babalık yapmıştır. Bu hayvanlar arasında kurt ve maymun cinsleri başta olmak üzere, köpek, ayı, koyun, keçi, devekuşu, ceylan, çakal, panter ve leopar gibi hayvanlar vardır. Bu örneklerin bir kısmı çok eskilere dayanır. Güney Fransa’da 1800’lerde bulunan Aveyron’un Vahşi Çocuğu Victor en bilinen örneklerdendir. Victor’un hayatıyla ilgili “Wild Child” isimli bir film de çekilmiştir. Victor 1797’de bulunmuştur. Bulunduğunda 12 yaşlarındadır ve bu yaşa kadar ormanda yalnız olarak yaşamıştır. Victor yakalanmış fakat kısa süre sonra kaçmıştır. Daha sonra tekrar yakalanmıştır. Bulunduğunda konuşamamakta, hayvan gibi hırıltılar çıkarmaktadır. Gerek yiyecek tercihleri gerekse vücudundaki yara izleri onun yaşamının önemli bir kısmının vahşi ortamda geçtiğini gösterimektedir. Paris’e getirilen Victor, farklı bilimsel ve medikal gruplar tarafından incelenmiştir. Psikolog Philippe Pinel çocuğu incelemiş ve eğitilemez idiot olarak tanı koymuştur. Buna rağmen işitme ve zihinsel engelli çocukların öğretmeni J.M.G. Itard çocuğun eğitimini üstlenmiştir. Victor, birkaç kelime söylemeyi ve emirlere itaat etmeyi öğrenmiş ama düzenli olarak konuşmayı asla öğrenememiştir. 1828 yılında ölmüştür.

Vahşi çocuklar denilince ilk akla gelen örneklerden birisi de Hindistan’da bir kurt ininde bulunan Amala ve Kamala’dır. Bu konuya ilgi duymam, Amala ve Kamala’nın hikayesiyle olmuştur. Üniversite eğitimim sırasında, okuduğum bir kitapta, bunlarla ilgili bir paragraflık bir bilgi vardı. O kadar ilgimi çekti ki, uzun süre bu konu üzerine düşündüm ve araştırmalar yaptım. Hatta o dönemlerde feralchildren.com diye bu konuyla ilgili İngilizce bir site vardı. Orada, dünyanın farklı bölgelerinde bulunmuş pek çok vahşi çocukla ilgili bilgiler vardı. Sonradan o site nedendir bilmem kapandı.

kamala kamalasicerik

Amala ve Kamala

1920’de J.A.L. Singh, dişi bir kurt ve matlaşmış, uzun saçlı ve insan görünümlü yavrularını görür. Ciddi bir plan ve hazırlıktan sonra bu iki yavru yakalanır. Bu kızlardan birisi 1.5 yaşında diğeri ise 8 yaşındadır. Bir yetimhaneye bırakılan bu çocukların davranışları ve görünümleri kurt gibidir. Dört ayak üzerinde hareket etmektedirler ve dizleriyle avuç içleri nasır bağlamış durumdadır. Çiğ ete bayılmakta ve fırsatını bulduklarında çalmaktadırlar. Suyu dilleriyle içmekte ve yiyeceklerini çömelmiş vaziyette yemektedirler. Dilleri kalın, kırmızı ve dudaklarından dışarı sarkmış durumdadır ve kurt gibi solumaktadırlar. Gece yarısı asla uyumamakta, sinsi sinsi av arar gibi dolaşmakta ve ulumaktadırlar. Bir sincap gibi çok hızlı hareket etmektedirler ve onlara yetişip yakalamak çok güçtür. İnsandan tümüyle uzak durmakta ve eğer yaklaşılırsa dişlerini göstermektedirler. İşitme duyuları çok duyarlı ve bir etin kokusunu çok uzaklardan duyabilecek kadar koklama hisleri gelişmiştir. Gündüzleri çok iyi göremezken geceleri daha iyi görebilmektedirler. 1921’in Eylülünde ikisi birden hastalanır ve küçük olan Amala ölür.

Singh, Kamala’yı elinden geldiğince eğitmiştir. İki yılda ona yürümeyi ve tuvalet eğitimini vermiştir. Yine de heyecanlandığında ya da korktuğunda dört ayak üzerine gelmiştir. Yaklaşık üç yıl sonra Kamala yaklaşık bir düzine kelime öğrenebilmiştir. İlerleyen yıllarda kelime dağarcığı kırka kadar ulaşmıştır. Bununla birlikte kelimeleri telaffuzunda yaşıtlarına göre çok geridir. Genellikle kelimelerin yarısını söylemektedir. Örneğin Hintçe kedi (biral) demek için bil, tabak (thala) demek için tha demektedir. Zekasında bir sorun olmamasına rağmen, asla yaşıtlarının düzeyine gelememiştir. Singh’in bu çocuklarla ilgili düzenli günlük de tutmuştur. Ancak bu olayın düzmece olduğu ile ilgili de söylentiler mevcuttur.

Yakın dönemde, 1991 yılında Ukrayna’da bulunan Oxana’nın öyküsü de ilginçtir. Alkol sorunu olan ebeveynleri tarafından ihmal edilen Oxana kaybolur ve 5-6 yıl köpeklerle yaşar. Bulunduğunda köpekler gibi davranışlar göstermektedir. Oxana hakkında pek çok belgesel ve televizyon programı yapılmıştır. Halen hayattadır, konuşabilmekte ve iki ayak üzerinde yürüyebilmektedir. Ancak asla akranları düzeyine gelememiştir.

imagesdoxana-malaya

Oxana Malaya

Vahşi çocuklarla ilgili Türkiye’den de örnekler vardır. Adana’da iki avcı bir dişi ayıyı öldürür ve aniden uluyan uzun saçlı bir canlı tarafından saldırıya uğrarlar. Bu canlıyı güçlükle zaptederler ve bağlarlar. Sonradan onun küçük bir kız olduğunu anlarlar. Bu küçük kızla ilgili yapılan araştırmada 8 yıl önce Musalılar isimli köyden bir kadının ormanda çalı çırpı toplarken çocuğunu kaybettiği anlaşılır. Daha sonra bu kız Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne götürülmüştür. Sonrasında ne olduğuyla ilgili hakkında fazla bilgiye ulaşamadım. Ancak hastane kayıtlarında mutlaka bilgiler mevcuttur, araştırmak gerek.

Bu konu üzerine, yani vahşi çocuklarla ilgili, yurt dışında yapılmış pek çok araştırma, tez ve makale bulunmaktadır. Ayrıca konu ile ilgili belgeseller çekilmiş ve kitaplar yazılmıştır. Maalesef, Türkçe olarak bu konuda herhangi bir çalışma görmedim.

Bu vahşi çocuklar bize ne anlatmaktadır? İnsan mı doğuyoruz yoksa insan mı oluyoruz?

Öncelikle, genetik faktörleri yabana atmamakla birlikte, bizi insan yapan en önemli faktörün sosyal yaşam olduğunu söyleyebiliriz. Diğer canlılar, dünyaya öğrenmiş olarak gelir, biz insanlar ise öğrenmek üzere geliriz. Bu öğrenmenin içerisine iyi şeyler, kötü şeyler, mutluluk, depresyon, başarı, öz-saygı ve iyilik gibi pek çok şeyi koyabiliriz. Bugün, beynin nöroplastite dediğimiz yani, yaşantılarla değişebilme özelliği de bunu desteklemektedir. Derslerimde insanı “öğrenme makinası” olarak tanımlıyorum. Vahşi çocuklarla ilgili örneklerde gördüğümüz üzere, çocuk hangi hayvanın yanında büyümüşse onun özelliklerini taklit etmektedir. Öğrenme yeteneği bu kadar güçlü olan çocuklara iyi örnekler göstermek zorundayız. İyi ortamlar yaratmak zorundayız. Bunu da sadece göstermekle yetinmemeli ve onlara yaşatmalıyız. Yani, iyilik yapmayı, yardımseverliği, hayvanlara ve doğaya saygılı olmayı, kendine güvenmeyi, mutlu olmayı, iyimser ve umutlu olmayı, dürüstlüğü insanları rahatsız etmemeyi ve daha pek çok medeni insana ait nitelikleri ve değerleri öğretmeliyiz. Bunların hiçbirisi doğuştan getirilen özellikler değildir. Hepsi sonradan kazanılır ve öğrenme sonucu gelişir. Bu bağlamda toplumumuzda, öfkenin, şiddetin, saygısızlığın, sahtekarlığın ve daha pek çok olumsuz davranışın öğrenmeyle nasıl kazanıldığını anlayabiliriz.

Vahşi (yabani) çocuklarla ilgili okuma ve araştırmalarıma devam ediyorum. İleride bu konuyla ilgili daha ayrıntılı bir yazı yazmayı düşünüyorum. Şimdilik bu kadar.

Sağlıcakla kalın,

Dr. Tayfun Doğan

www.tayfundogan.net

Not: Yakın zamanda, 2000’lerden sonra bile bulunan pek çok yabani çocuk vardır. Bunlarla ilgili, aşağıdaki sitelerden de ayrıntılı bilgiler edinebilirsiniz.

https://dogayakacis.com/2014/09/15/vahsi-cocuklar-feral-childs/

http://blog.milliyet.com.tr/kurt—maymun-cocuklar–insan-doguyor-muyuz–insan-oluyor-muyuz-/Blog/?BlogNo=381253

1.189 views

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir